PİJAMA

Dolabımda bir kaç tane olsa da, şimdiye kadar erkekler için hazırlanmış herhangi bir pijama takımıyla rahat ettiğimi hatırlamıyorum. Genelde çoğunluğun her zaman kullandığı gibi ”yalandan” ev hali giysilerim var. Dolayısıyla özellikle kış aylarında, bilhassa gece geç saatlere kadar oturduğum dönemlerde, klasik kıyafetim, gri bir eşofman altı, üzerine uykulu halde gelişi güzel giydiğim, genelde alt pijamayla rengi tutmayan bir sweatshirttür.

Sweatshirtün içine de mutlaka tişört giyerim. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki tişörtler ikiye ayrılır. Dışarıda giyilen, kaliteli pamuk, parlak, rengi solmamış, fıstık gibi, harika deseni olan tişörtler ve evde benim kullandığım gibi, eşofman üstü veya yatarken giyilen yumuşacık, ipeksi, yıllar tarafından yıpratılarak ikinci bir ten haline gelmiş fakat iyi marka, vazgeçilmiş tişörtlerdir. Vazgeçilmişlik, lafın gelişidir, yoksa sadece gece vardiyasında iş hayatlarına gayet aktif devam ederler. Sadece prezantabl değildirler. Başta yaka kayması, renk atması olmak üzere yer yer şeffaflaşma, hatta zaman zaman minik delikler ortaya çıkması vukuuu bulur ki, amaann uyurken s.ktir et giy gitsin.

Bunca yıldır perakendenin ve modanın içindeyim, pijamalarda tek anlamadığım o cepleri olan yakalı pijamalardır. Hayır o cebe ne koycan kardeşim? Onu bırak, yakalar niye var acaba? Evde yenge tarafından ters rüzgar eserse yakaları kaldırıp odayı değiştirmek için mi bilemedim. Bayan yatak kıyafetlerine hiç girmek istemiyorum çünkü içinden çıkamam. Şaka bir yana bayanlarda tek gıcık olduğum uzun etekli gece elbisesidir. Kadıncağıza yazık değil mi yahu, eğer bacaklar üşümesin diyeyse, o saten mini geceliklerin yanında dev bir tasarım hatasıdır.( şuan erkeler beni onaylıyor)  Onu giyen hatun yatakta bir kaç defa dönse, gecelik boynunda rulo halini alır, bence büyük rezalet.

Bu işin içinde olan biri olarak söylüyorum, giyim sanayi dünyadaki en zeki sanayi değil. Fakat gece evde kimse görmez diye çok ta salmayın kendinizi. Bakın yakın zamanda Elazığ depremi oldu. Allah göstermesin Ya tekrar deprem olursa! ”Niye üzerimde efendi gibi bir pijama takımı yoktu da, eski tişörtü siteye ya da mahalleye reklam ettik ” diye kahrolmayın sonra.

Pijama demişken, konuyu başka şekilde bağlayacağım. Geçmişteki hayallerimden biri Mudanya’da yaşamaktı, onu gerçekleştirdikten sonra bir diğeri de minimalist de olsa küçük çaplı bir marka yaratıp onun patentini almaktı. Başarılı olur veya olmaz pijama üretmek kafamda olmasa da mutlaka bu hayalimi gerçekleştirmek istiyordum. ”Good Luck” ismine karar verdikten sonra iş patent almaya gelince isim hakkı Japaonya’da bir iş adamında çıktı. Markayı kullanmıyordu ve kendisine mail attım. Hayallerimden bahsettim, maillerime üç ay cevap vermedi ve ben ısrarla yazmaya devam ettim. Sonunda iş adamı olmadığımı, sadece geçmiş hayalim olduğunu, bu hayalimi geçmişte yazdığım bir yazıyı ingilizceye çevirip ona göndererek destekledim ve tam altı ay sonra markayı bana ücretsiz vermeyi kabul etti. Artık Good Luck benimdi. İnanılmaz mutluydum.

İşte temel sorunlardan biri de bu dünya da. Hayalini gerçekleştirip mutlu olmayı sürekli denemek, buna mesai, hayal gücü, vakfediyor olmak gerek. Ha bunu da çok abartmamak, es kaza fazla mutlu olup , sokaktan yürürken yanından geçen 10 kişiden 9’unun bir çok nedenden mutsuz olduğunu da unutmamak gerek.

Biterken,

Yani Serdar diyorsun ki bu dünyada mutlu olmak bir lüks.

Evet bir lüks çünkü devletimiz de pek çok mutluluğu lüks tüketimden saydığı için kol gibi dayıyor vergiyi. Sonra tüm ekonomiyi etkileyecek virüs çıkmasın mı ? Çıkmasın ama çıktı. Herkes perişan. Üzgün olmayın sevgili okuyucum, metin ol. Bugünler elbet geçecek. Korkak olma ama korkuyu mutlaka tanı. Umutsuz sakın olma, eğer Corona’dan ölmediysek ve şansımız olur da ileride ölmezsek yapılacak çok şey var daha.

Cem Adrian ile Halil Sezai’ye sormuşlar: ”Şimdi kimse Mutlu olmasın mı ?”

Sevgiyle

Serdar SEZER

30/03/2010

MONTANIA

Bizim Ankaralı’ların kök hücrelerine işlemiş bir İstanbul korkusu var. Şaka değil gerçek , deniz yok diye girilen polemiklerin yarattığı yenilmişlik duygusuyla örselenmiş, yıllardan beri rakip olmanın verdiği çok katmanlı, bin yüzlü bir korku. Bu sebepten sanırım, İstanbul’a gittiğimde ne hissedeceğimi hiç bilemiyordum. Arada hasetten çatlayanınız olur diye de, çok abartmıyorum. Lakin başında belirteyim, İstanbul şehir diye bildiğiniz Ankara’yı döver, polemiksiz sabun yapar hatta.

Böyle olmasına rağmen, Marmara Bölge yöneticisi olduğumda yaşamak için aklıma tek gelen yer Mudanya oldu. Tamamını gördüm diyemem ama bir çok mahallesini gezdim, görebildiğim her parçasını sevdim.

Büyük Taarruz’un zaferle sona ermesinden sona İsmet İnönü’nün İtilaf devletleri ile yaptığı Mudanya Mütarekesinin yapıldığı binayı gördükten sonra hemen yanındaki sokakta başlayan Girit Evlerinin tasarımda aşmış olduklarını, zaten yaşamadan biliyorduk. Bu sokaklarda yemenize, içmenize besin konusunda bütçe yapayım demenize gerek yok. On kilometre uzağınızdaki Tirilye’de değil cüzdanı, bilmem nerenizi bırakacağınız tipte restoranlar, Mudanya’da pek makbul ve temiz üstelik çoğunda da Beyaz Zambak sertifikası var.

İçki dersen, o noktada mahfolduğumun bilincindeydim; çünkü tuttuğum evin hemen altındaki Marinada çok sevdiğim Erol Balık vardı. Sürekli buraya gelmek isteyecektim. Burada yaşamadan önce yolum buraya düştüğünde rakıyı sek içip üstüne bir sürü bira içen ben, sabah erkenden kalkmanın şokunu yaşamıştım. Nedeni iste temiz hava! Sanırım Türkiye’de havası en temiz yerlerde Kaz Dağlarından sonra geliyor.

Mutlaka Tirilye’de ki Bağevi ve Çamlı Kahve’ye yaşınız geçmeden kocaya kaçmadan mutlaka bir gidin. Denizi ve Gemlik Körfezini panoramik gören, muhteşem bir atmosfer. Gençseniz iki kere gidin. Pencerelerine ve kapılarına resimledikleri Mustafa Kemal işlemeli köy evleriyle dişinden saçına, boyundan posuna Atatürk sevgisini yüreklerine de işleyen köylülerin naifliğini fikir edinin.

Bu bir gezi yazısı değil, karantina günlerinde yazasım geldi yazıyorum. Biliyorum ki Mudanya’da gezilecek o kadar çok yer var ki. Fakat burada benim için en değerli yerlerden biri Montania Hotel. Bahçesindeki denize sıfır cafe’de kahve içerken kendinizden geçebilirsiniz. Neden değerli olduğu ayrı bir yazı konusu, belki size ileride bir gün detaylı olarak yazarım. Şuan tek odağımız hayatta kalmak.

Biterken;

Karantina’ya inat Dalgakıran’daki kayalara oturdum, Gemliğe doğru baktım, denizi gördüm şaşırmadım. Martılara baktım baktım, balık tutan adama, yanıma yaklaşmaya çekinen tarçın rengi kediye baktım. Sandalyesi alınmış masalara baktım. Hava hafif yağmurluydu canım kahve istedi garsonu aradım ama göremedim. Korkarım, bu şarkı bugün dilimden düşmeyecek.

Sevgiyle

Serdar SEZER

27/03/2020

CORONA GÜNLERİ

Tüm Mudanya henüz uykudayken, ben ve kombinin üstündeki kumrular, evin balkonunda seni düşündük.”

Film, dizi, müzik arşivlemek gibi kabiliyetlerim olmamasına, şu yaşıma kadar üzülmüyordum. Ama virüs çıktığından beri çok pişmanım. Yapacak bir şey bulamıyor insan. Yine de olur ya, şuan, tam şu dakikada, hayatımın bir fon müziği olsa ben de dinlesem fena olmazdı. Baharın ilk günleri, sabah 8:30, balkonda kahvaltı yapıyorum, hava güneşli ve ayaz. Midemde sade omlet ve ballı kaymak. Sanki yüreğimi yemişim gibi içimde bir hüzün, kahvaltı bittiğinde dünya daha bir virüslü, daha bir kirli , ve saat henüz 11’di.

Balkona bakan bir kedi ile bakışıyoruz. Bakışmamızın nedeni belli, çünkü dışarıda kimse yok ve karnı aç. Balkondan kalan peynir ve kaymağı attıktan sonra rahatlıyorum. Riskli ama bugün yine kargoya gitmek zorundayım, biraz da bana çıkmak için bahane oluyor. En sevdiğim sporlardan biri, dizlerim titreyene kadar kafamda belirlediğim uzun bir istikamete taban edip oradan yine geri dönüp eve yürümek. Bazı günler 20 bin adım attığım oluyor.

Güzelyalı’dan beş tane kazı kazan aldım ama evde kazıyacağım hepsini. Çıkacağını sanmıyorum ama çok param olsa önce gezerim, sonra yazarım, artanı da size dağıtırım hakikaten bak. Bulgaristan muhacirleri cimri olur ama benim çok param olsa kesin dağıtırdım. Parayı dağıtacağımı düşününce sevdiğim insanlara taktım bu kez. Ne güzel yerler o paraları bir tahmin etseniz; biri göbekten suşi yer, beriki başka yerden tekila içer . Düşündüm de çevremi mi değiştirsem.

Şaka şaka herkes sevgi istihkakını kuruşu kuruşuna alıyor benden ama ben çok sevsem de gösteremiyorum sanırım. En çok şikayet bu konuda alıyorum, demek ki beni tam tanıyamıyorlar. Oysa ki şimdiye dek sevmediklerime bile maksimus bonkörlükler, cicilikler. Çünkü hayat çok kısa, çok dar; kısa pas bile değil, göğüs göğüse mücadele tarzında geçiyor zaman. Giderimiz kimeyse ? Ada alsan, yan adaki yerliye, ”yok dumanınız tüttü, yok tamtamlı dansınız ürküttü” diye engellersin hepsini, hayatta uyanıkken tek yapabildiğin şey çünkü.

Sevdiklerimi düşünürken bende yine biraz duygusal biraz hüzünbaz önsevişme oldu; biraz silkelenip toparladım. Eve yaklaşırken o esnada Mia beni görünce biraz duraksadı, çünkü maskeli halimle tanıyamadı zaar. Mia ile uzun süre oynadık, derken taktir ederseniz buranın poyrazı terli vücuduma çarpınca bünyede bir kıpırdanma oldu. Anladım eve girme vaktiydi. Eve girerken ne göreyim, balkondan beslediğim kedi bana bakıyor ve çağırılınca gelen cinstenmiş. Biraz da onu sevdim. Sevgi istihkakımı onlara da dağıttıktan sonra eve girdim.

Biterken,

Bu aralar herkes ”evinde kal, hayat eve sığar, lütfen evde kal” falan diyor buna yürekten katılıyorum. Son bir haftadır yazıyorum ama hala seni layıkıyla anlatacak kadar iyi bir yazar olamadım coronacım. Sen bana bulaşıncaya dek bir yolunu bulacağım tatlım. Hayatımın fon müziği hangisi mi olurdu ?

Sevgiyle

Serdar SEZER

26/03/2020

KARANTİNA KADINLARI

65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı başladığından beri yazı yazmak isteyen bir tek ben değilim sanırım. Dedeler-nineler evde, kocalar evde, çocuklar evde, bu durum evde büyük bir kaos ortamı yaratıyor. Çünkü bizim kadınlarımız bu durumu absorbe edebilecek genlere sahip değil. İnanın büyük kavgalar oluyordur.

Mesela okuduğum bir kitaba göre sadece Romalılar ileri bir medeniyetti, aile bir araya geldi mi s.çarken bile siyaset konuşur, banyo yaparken bile şiir okurlardı. Gerçi inanır mısınız konumuzla alakası yok ama, kadınlar bu ileri medeniyette bile öküzden, köleden sofradaki tuzluktan sonra gelirmiş.

Zaman ve teknoloji değişirken bazı şeylerin ümit vermeyecek ölçüde az gelişmesi çok acayip değil mi? Kadınlarımız günümüzde hak ettiği değeri görüyor mu sanıyorsunuz ? Ben hiç öyle düşünmüyorum. Bugün twitter üzerinden eski bir arkadaşımla dertleşiyoruz ” 30 yaşıma geldim, bana sandalye tutan yegane adam Esat Aspava’daki göbekli garsondur.” dedi. Sandalyeye gelene kadar, çorabını tek başına kirli sepetine götüren bir adam gördünüz mü? Ya da içine ettiği klozete çamaşır suyu döküp fırçalayan bir adama denk geldiniz mi? Bazı hemcinslerimi tenzih ederim, ben çok fazla olduğunu sanmıyorum.

Tüm bunların sebebini söyleyeyim canlar, bu ülkenin %70 kadın nüfusu, hayatlarının büyük bölümünü erkekler yüzünden mutsuz geçireceğine ve daha kötüsü bunun normal olduğuna inandırılmış durumda. Anneden, teyzeden, haladan download edilen öğreti gereği beklentiler ” Aman beni alsın da, evlenelim de sonra isterse ağzıma etsin. Beyimdir, yutarım,” seviyesinde.

Yani naapıyoruz Sero, içimizi şişirdin silahla kafalarına mı sıkalım, ülkece lezbiyen mi olalım ? dediğinizi duyar gibiyim. Söyleyeyim hemen.

Kendini bir şey zannedene, ite,g.te prim vermeyin bi zahmet. Bir adam seni üzüyorsa, tekmeyi vurup oradan hemen uza mantığı atom fiziği değil nihayetinde.

Evliye, çocukluya, boşanmışa kendini pop star gibi hissettirmeyin. Değil çünkü, inan evde o da s.çıyor. Sifonu lütfedip çekiyorsa bilemem, ama fırçayı kesin kullanmıyor. Düşün bu görseli.

Bu virüs ortamı geçsin, ülke normale dönsün yalnız dışarı çıkıp çeşitli aktivitelerde bulunun. Bu parkta kitap okumak olur, güzel bir kafede kahvaltı etmek de. Yeterince yalnız kalırsanız, yalnız kızın başına gelebilecek doğa olaylarına dirayetiniz de artar!

Biterken,

Başlık bulamadım uzun süre yazıya. Öyle kendimden geçmişim ki, yazıyı tekrar okuduğum da, içimdeki küçük empatinin kölesi olup hem cinslerime sallamışım. Sanırım bu aralar dolunay, Yay’ların mantık sınırlarını ihlal ediyor. Durun bakalım ben de sonumu pek aydınlık görmüyorum ! O zaman hep birlikte akşam olunca karanlığa kalalım mı ?

Sağlıkla kalın

Serdar SEZER

23/03/2020

ISSIZ ADAM

Uzun aylar oldu yazmayalı, keyfim yerindeyken yazamıyorum, fakat bu aralar üst üste içim kabardıkça kabarıyor. Sessiz kalmaktan da, ıssız kalmaktan da,  ah vah etmekten de, görmezden gelmeye çalışmaktan da, kendi yorucu gerçekliğimde mutlu olmaktan da sıkılıyorum.

Kardeşim dahil, sevdiğim insanları kırarken, uzak ve medeni memleketlerde yaşamaya ikna etmeye çalışırken buluyorum kendimi. Medeni memleketler demişken, bu ülkeye de sinirlenmemek imkansız. Anadolu’da bırakın ilçeleri, köyler dahil uğruyorum yolumun üstündeki yerlere. Fakat o güzel yurdum insanları bırakın bilimi, sanatı, sporu, ülkenin ekonomik durumunun farkında bile değiller. Her şeyi kabullenmiş bekliyorlar.  O insanlarla konuştukça ülke için iyice ümitsizliğe kapılıyorum, çok üzüldüğüm şeylerle ilgili de laf sokarak mizaha sarılıyorum ama esprilerin hepsi havada uçup kayboluyor; neyse doğanın güzellikleriyle kendimi motive etmeye devam etmekteyim.

Doğanın güzellikleri demişken, şuan size Bolu Abanttan bildiriyorum. “Abant gölü buz tutmuş , buyurun bekleriz” dediler. Dayanamadım düştüm yollara. Pamuk Prenses ve 7 Cüceler konseptli bir dağ evinde kaldım. Çok soğuk olduğu için otelde Jagermeister ikram ettiler. Jager ülkemizde Yager diye okunduğu için barda çalışan üzerinde prenses kollu, mini çiçekli lila renkli elbiseli kıza “ Ya ger ya sen de gitme” diye espri yaptım ama pek oralı olmadı.Üstünüze afiyet kainatın en kalorili (1300 falan) içkilerinden olunca birden ateş bastı.🔥 Dışarı göle doğru attım kendimi. Aman düşman başına, tövbe daha da içmem. Şaka bir yana da Hayat hakikaten gezince daha güzel. Yay burçları olarak gezmeye bayılıyoruz.

Gölü görünce birden ağzım açık kaldı. Abant tamamıyla buz tutmuş. Düşündüm de Bolu çok güzel bir şehir olabilir ve onun pek az kısmını biliyorum sanırım. Siz de bilin en azından ne bilmediğinizi.

Göl kenarında bir otele ait cafe var, ayıptır demesi benim her yediğim iyiydi. Türk kahvesi muhteşem. Eylül’de bir daha gelmiştim buraya, garsonlar tanıdı şakalaştık, kahve ikram ettiler. Buradan teşekkür ediyorum onlara 🙏🏻

Gölün üstünde yürüdüm tabii, sevdiklerimi düşünürken bende bir hüzünbaz önsevişme oldu, bunun geleni var, gideni var, ıssız adam edeni var. Bana ıssız adam diyorlar oysa ki yaşananların derinlerde iz bıraktığı aşikar, belkide izsiz adam olsaydım ıssız adam olmazdım. Yanımdaki arkadaşa “Ben sanırım arkadaş olmayı daha iyi becerebiliyorum” derken o esnada köpeğin biri donmuş gölün üzerinde keyifle koşturuyor, instagramda paylaştığım kargalardan biri avcılık oynuyor, melankolik ablaysa göl rüzgarını yüzüne alıp, ortada fotoğraf makinesi olmamasına rağmen çeşitli pozlarda kendini sergiliyordu. Garsonlar ve kargalar ablaya kayıtsızdı, laf atıp espri yapasım geldi ama bu sefer ben de bozmadım. Bu sessizliğim beni Issız yapmaya yetmezdi. Adisyonun arkasına “ Bir tek, ıssızlığıma rağmen mutlu olursam, o zaman işe yarayan biri olurum” yazdım. Garson bi güldü” Sana yazmadım ama aklında bulunsun dedim şakalaştık 🙂

Derken, taktir edersiniz ki, göl ayazı ve sade kahve birleşince, bünyede bir kıpırdanma oldu. Anladım, eve gitme vaktiydi. Gölden çıkarken kargalara yalanan vaşak tipli kedi, çağırılınca gelen cinstenmiş, onu sevdim. Gölün arkasındaki alanda “Ceylan” isminde bir at vardı, çocukları dolaştırıyordu. Ceylan’la ve sahibi ile sohbet ettik, siyaset konuştuk. “Mutsuz toplumları yönetmek daha kolaydır” dedim bana katılmadı. Oysa ki “ Mutsuz insanları kandırmak daha kolay” deseydim katılacaktı .

Biterken;

İşte temel sorunlardan biri de bu zaten Türkiye’de. Mutlu olmayı sürekli denemek gerek. İnsanın yaşam alışkanlıklarından çıkaracağı çok ders var. Hayatımızı düzene koymamız gerek. O yüzden bu sefer hayatını değiştirmeye saçından, dolabından ve eşyalarından başlama derim.

Sevgiyle

Serdar SEZER

Peçeteye Not : 23/02/19 Saat 23:19 Abant Yeşil Ev. Karşı koltukta uyuyan kedi. Fonda Cengiz Özkan’dan Ben Denizde Bir Gemi.Bir Jager daha alırım. Her şeyin yolunda olması gerekir. Ha Pamuk Prenses uyandı.

23/02/2019

SABIR VE DUA

Böyle zamanlarda sabır ve dua hakkında yazmak kolay değil. İlla ki birilerinin bilimsel olmayan muhafazakar hassasiyetine kışt demiş, bu olayların Doğu Türkistan’la alakası olduğunu düşünen öbürünün kanayan yarasını tuzlamış, aşı yerine Allah’tan gelecek mucizelere inanan akrabanın asabını zorlamış oluyorsun. Öte yandan yazmamak da elde değil, gelen 313 Ayetel Kürsi okuyun, 400 Felak okuyun vb gibi mesajlar içimi kabarttıkça kabartıyor. Üstüne Reis’in de çözüm önerisi olarak sabır ve dua mesajı vermesi beni gerdikçe geriyor. Görmezden gelmeye çalışmaktan da, kendi bilimsel gerçekliğimde mutlu olmaktan da utanıyorum.

Sağlık Bakanını övsek de, doğru yönetilen ülkelerde terörden, depremden, trafik kazalarından yüzlerce binlerce insan sürekli olarak ölmez. Oysa Türkiye’de her acı bir sonrakinin provası, her ölüm mukadderat, her hata henüz yapılmışken tekrara gebe.

Bilim temelde insanı, daha rahat, daha uzun ömürlü kılmak için yıllardır bir sürü icatlarda bulunuyor. Mühendislik dalları geliştiriyor. Örneğin Ülkenizin neredeyse tamamı deprem bölgesindeyse, depreme dayanıklı bina inşa edebiliyorsunuz. Bunu yapacak teknoloji, ilim insanlığa çok da yabancı değil. Yine 21.yy’ın orta yerinde, en pahalı benzin ve en yüksek vergili arabalarla doldurduğunuz kara yollarında, her yol yüzlerce kişinin ölmesine engel olmamayı tercih ediyorsunuz. Her dini bayram kazalardan dolayı ulusal felaket gibi geçiyor ve ölenleri hiç canınız sıkılmadan ebediyete gönderiyorsunuz.

S.ktuğumun modern bilimsel 21.yy’lı sanki bize hiç gelmiyor. 2020 zaten felaket gibi geldi. Mudanya’da İstanbul depremini beklerken, 16 milyon insanın yaşadığı bu şehirde, kaç çürük bina, kaç viyadük, kaç köprü yıkılacağını kontrol etmeye gerek duymuyor, insanları zorunlu olarak deprem konusunda eğitmeye tenezzül etmiyorsunuz.

Hayat tercihlerle doluyken bu ülkede ölmek ama her durumda ölmek kaçınılmaz değil, üstelik bir de virüs başladı.

Savaş ve terör, önlenemez durdurulamaz değil. Trafik dünyanın pek çok ülkesinde sorun bile değil. Hergün aynı hatanın tekrarını yaşamak kader değil !Hepimize ”Kimsenin kimseyi öldürmediği ve dahası nefretle ötekileştirmediği, kazaya ve felakete seyirci kalmayan bir ülke diliyorum. Biterken, de evde kalırken yapılacaklardan bahsedeyim istedim.

Biterken;

  • Mümkünse sabah Yürüyüşe çıkın.
  • Bahçeyle ya fa çiçeklerle uğraşın.
  • Dolapları düzenleyin.
  • Kitap okuyun.
  • Müzik dinleyin.
  • Yemek yapın.
  • Ailece oyun oynayın.
  • Arkadaşlarınızla telefonda sohbet edin.
  • Yaşlıları arayarak kontrol edin. Hal hatır sorun.
  • Sevdiğiniz bir dizi ya da film izleyin.
  • Bol bol dua edin

Sağlıkla Kalın

Serdar SEZER

19/03/2020

MUDANYA’DA GEZERKEN

Bu virüsten dolayı üç gündür sadece Yurtiçi kargo görevlisi ve Seyhan Marketin kasiyeri ile temas ettikten sonra, nihayet cuma sabahı kendime vakit ayırıp Altıntaş köyüne doğru uzanmaya karar verdim.

Bakma hava yumuşak ve ortalık tenha. Güzelyalı’ya kadar yürüdüm ama yolda neler düşündüm tam olarak hatırlamıyorum. Önceden yalnız çıkmazdım hiç, şimdi artık yaşım orta ve uzak bir anı cehalet. Bir yanım hem meraklı, hem ürkek. Yol beni sahilde bir banka çıkardı, biraz oturdum, IDO dalga yapmış, martılar tepemde kol geziyor. Soğuk bir kış akşamı, buralarda bir yerlerde kuru fasulye turşu yemiştik, sanki burada da tavla oynamıştık. Hiç taş çalmasam da hiç güven vermedim insanlara.

Burada bir yerde çocukken annem ile dolmuş beklemiştik orası nerede ? Burası kahvaltı yaptığımız gemi otel olmalı. Yazıya döneyim, hah ne diyordum. Son bir aydır 7:30 da kalkıyorum Kargoya çıkmışken yürümek çok zevkli geliyor. Üstelik yürümenin sağlık için de gerekli olduğunu düşünüyorum. Kendin için bir şey yapmak istiyorsun, onu yapmak için gerekli koşulları yaratmaya çalışıyorsun. Gerekli koşul tabiki maçayı sıktıracak, seni o küçük, zevzek, güvenli alanından çıkaracak, sıcak yatağından alı koyacak daha ne bekliyordun Sero ?

Bu yazı böyle saçı başı dağınık geldi, ama biterken kısmında yama yazılarla toparlayacağız artık. Üstelik eskisi gibi ticari kaygı olmayınca, daha rahat yazabiliyor insan. Değiştim sanırım. Değişmek, hele ki az hoşuna giden, seni bir tutam daha mutlu edecek bir şeye doğru değişmek, gerçekten iyi bir şey.

Altıntaş köyüne yaklaşmak üzereyim ve birazdan burada tek başıma kahvaltı yapacağım. Keyfe bak. Birden Ankara ile Mudanya’yı kıyasladım kafamda.Portakaldan aldığım enerjiyi benden pipetle emen Ankara yaşantısı; seni hiç özlememişim onu çok net anladım. Deniz kenarında Atakuleyi düşünüp sana laflar bile hazırlamadım üstelik. Görmezden geldim, kanıksadım, salladım.

Başlığa istinaden, keşke Mudanya’da yürürken hayatın da bir yolculuk olduğunu, çok değişik duraklara uğranabileceğini, uğranılan duraklar yola beraber çıkanları her zaman aynı ölçüde tatmin etmese de, illaki bu yolu yakmak gerekmediğini kabullenebilseydik. Keşke sahip olmak, birini tek bir kalıba sokmak, biriyle varlığını tamam kılmak gibi ihtiyaçlarımız olmasaydı. O zaman hiç üzülmezdik.

Biterken,

Güzel bağlamam lazım. İnsan alışır. Tüm canlılar alışır aslında. Bak bahar geliyor, en beyinsiz sandığın bitki bile güneşe doğru dönmeyi, sarmaşık tırmanmayı, olmadı daha geniş yaprak çıkartmayı akıl ediyor. Zorluklarla mücadele edip, hayatta kalmak için yapmayacağımız şey yok. Yeminle 😉 Ben yazıyı toparlayamadım, en iyisi lafı Tolga’ya bırakayım Ankara’ya laf atınca ona cevap hakkı doğdu.

Sevgiyle kalın

Serdar SEZER

13/03/2020

CORONA VIRUS (COVID 19)

Başlık Corana Virus olsa da , bununla ilgili bir çok bilgiyi yazılı ve görsel medyadan bildiğiniz için üstün sağlık bilgilerimden makrome yapasım yok. Fakat insan cinsiyle geçirdiğim 40 küsur sene, onca gözlem ve izlediğim onlarca belgesel ve tartışma programından edindiğim bir fikir var maalasef yanlış geldik.

Peki ”Yanlış geldik”, ne demek ?Hemen izah edeyim, insanlık olarak evrimde s.çtık. Neden bu kanıya vardım ? Malumunuz tüm dünyayı saran virüs paniği nedeniyle marketler talan edilmiş durumda. Sadece yumurta almak niyetiyle girdiğim markette İnsanlar için edindiğim ilk intibaa: Tüm canlılar hayatta kalmak için evrimleşirken, hayatı panikle s.kip atmaya yönelik gelişen tek bir tür var . Bilin bakalım kim o ? Çok doğru bildiniz, insan.

Biz sadece kendini düşünerek diğer tüm insanları, hatta yetmez tüm dünyayı, o da kesmezse tüm kainatı yok etmeye yemin vermiş bir tür olduk. Yemin vermemiş istisnaların aklından da günde en az beş kez geçiyordur bu fikirler. Sadece kendin için yoket, parçala, talan et, devir, lime lime et sonra at gitsin…

Marketten bu fikre nasıl geldim bilmiyorum ama, hayvanlar aleminden ne bir köpek, ne bir kaplan kendi türünün sonunu böyle şevkle beklemez. Memeli olmayanları zaten hiç açmıyorum. Onların tek bir amacı var, sadece var olmak.

Çok belgesel izlediğim için aklıma geldi. En kendi canından vazgeçmiş Somon bile, nehirleri tersi tersine gidip yumurtladıktan sonra ölüp kendi nesline hizmetin derdinde. Cansız bedeni önce yeni nesillere, sonra da nehirdeki suyu emen ağaca ve bitkiye gıda oluyor. Hayat, her parçasında kendini devam ettirmek için dahiyane yollar buluyor. Bir tek bizler, yani s.kimsonik insanoğlu, doğaya gıda bile olmayan ölümleri, meziyetten sayıyoruz. Başka ülkelerde birbirimizle savaşıp ölenleri onurlandırıyoruz.

Bu virüsün kıyamet alameti olduğuna inanıyoruz, hatta inanmakla kalmayıp onu arzuluyoruz. Bazen b.ktan ve ucuz sebeplerle kendi bireysel dünyamızın battığını düşünmekten de geri kalmıyoruz. Herkesi, her şeyi silip kendi küçük bencilliğimiz içinde ” batsın bu dünya” modunda yaşamaktan zevk alıyoruz!

Yazıktır be, yaşamaktan ne kadar da yılgınız. Dile kolay 75 bin yıl, evril evril yine üç gram rahat edeme. Ayakkabısız yürüyeme, soğuklar tüysüz cildini berelesin, montsuz g.tün donsun. Miden öyle narinleşsin ki eti veya otu çiğ yiyeme. İş değil bu evrim bas bayağı yanlış geldik, hayvanlar kadar olamıyoruz.

Halbuki şöyle olabilirdik. Corona mı gelmiş bir portakal suyu içince virüs ölebilirdi, tükürüğümüz yaraları iyileştirebilirdi, kopan yerlerimiz ahtapot gibi tekrar çıkabilirdi. Suda, karada ve havada daha rahat yaşayabilirdik, soğuğu ve sıcağı bu kadar kederle tatmamalıydık. Ezik gibi beş duyuyla takılıyoruz, onun da ne kadarını duyuyoruz şaibeli.

İnsan 75 bin yılda başka bir takım hisler geliştirmez mi lan ? Başka bir boyut var mı ? Uzayda zamanın katmanlarında neler oluyor ? Can ile ölüm arasındaki geçiş nasıl ? Enerjiler nereden geldi nereye gidiyor ? vb gibi.

Biterken,

Lafımı şu şekilde bağlayacağım. İnsanların kıyameti göklerden gelmeyecek, buna adım gibi eminim. Ne ettiysek kendimize edeceğiz. Dünyayı çöp eve çevirdik, kısmetse başka gezegenlere de gidip oranın da bi taraflarına koyacağız.

Aklıma gelmişken bu corana’nın Doğu Türkistan’daki mslümanlara yapılan zulümle alakası olmadığını anladın sanırım ! Bak Kabe bile kapanmış.

Sağlıkla kalın.

Serdar SEZER

14/03/2020

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİKLERİM

1) Olumsuz düşünce yoktur, olumsuz hareketler vardır.

2) Erkekler dikkat edin, genellikle kadınlar sahip olduklarınızın peşinde.

3) Ölüm hepimize gelecek.

4) Özgüven her zaman çok önemli, çorapla parmak arası terlik bile giydirir.

5) Küfür her zaman kötü bir şey değildir, bazen terapi olabiliyor.

6) Çocuklar gerçekten harika sanatçılar, yetişkinlerden endişelenmek gerek.

7) Bir topluluk içinde mutsuz musun? Telefonla konuşuyormuş gibi yap ve oradan çık. Kimseyle göz göze gelme.

8) Rakı içince hissettiğin duygular gerçek değildir.

9) İngilizce öğrenmek için asla geç değildir.

10) Yaptığın işte göze çarpmak için, özel hayatında da göze çarpman gerekmez.

11) Marka yaratmak çok zevkli, isim babası olmak çok güzel bir duygu, bir iş yeri açmasanız bile yarattığınız bir markanın patentini alın, ilerde lazım olur.

12) Uzun süredir konuşmadığın bir arkadaşını ara, iyi gelecek.

13) Takıntılı olmak ruh sağlığını bozuyor.

14) Takım elbise hiç rahat değil.Giymek zorunda olmak çok kötü.

15) Lüks iyidir ama yaratıcılık daha iyidir. İndirimli ürünler satan bir mağazadan partide giyebileceğin bir elbise bulma oyununu deneyin.

16) Puşt küfür değildir. Koduğumun puştu hiç değildir!

17) Kötü günde yanında olanların kıymetini bil.

18) Önce aile gelir, sonra iş, sonra arkadaşlar ve  intikamı en sona bırakın.

19) Seni sevmeyenlere hoş bir şey satın al, iyi ki sevmiyorlar.

20) Tek bir şeyden çok miktarda yemektense, bir çok şeyden azar azar ye.

21) Eğer biri gönderdiğin mesaja beş saat içinde cevap vermiyorsa senden nefret ediyor demektir.

22) Sarhoşken telefonu elinize almayın, rezil olursunuz.

Sevgiyle

Serdar SEZER

11/11/2012

ÖLMEMİ İSTEYEN KIZ

Dün akşam bahardan kalma bir hava olması nedeniyle, Seymenler Parkında tiyatronun bulunduğu çim alanda bir kaç bira firmasının kurduğu standlarda müzikli festival havasında insanlar eğleniyordu. Arkadaşlar aradı, keyfim yok ama kısa bir süre uğramak için çıktım ve daha hadiseyi anlamadan oradan geçen bir grup insan içinden adamın biri ”Orası Allah’ın mülküdür”, diye bağırdı, sonra yanında ki kızlardan biri ”içtiğiniz biralar fitil fitil burnunuzdan gelsin, kanser olun ölün geberin” diye bağırdı 🙂

Böyle bir şok havasında bir birimize bakıp hiç bir şey olmamış gibi devam ettik, lakin ne kadar çabalarsam çabalayayım, yaşam biçimime benzetemediğim insanlar karşısında, onları yok sayacak kadar hassaslaşmayı başaramıyorum. Ya bünyem yeterince hassas değil, ya da bir şerefsizlik söz konusu. O alana ”Allah’ın mülküdür” diyen adamı aklım almıyor mesela.Nasıl yani Kocatepe camii’nin altındaki süper marketten ve saatine on lira verdiğimiz kapalı otoparktan kimse kira almıyor mu mesela ? Madem o camii Allah’ın mülkü, üzerinden ticaret yapılamıyor olmalı.

Ama beni üzen o adam değil, benim kanser olmamı, geberip ölmemi isteyen kız. Kızamadım, üzüldüm, çok rahat yapmama rağmen küfür demedim, neden bilmiyorum yutağımda kaldı, düğümlendim. Benim ölmemi nasıl çoşkuyla istediği değil, benim yaşamamı nasıl bir hırsla reddettiğiydi düşündüğüm.

Benim ölmemi isteyen kız, acaba hiç denize girdi mi? Aşık oldu mu? Sevdiği bir şarkıcının konserine gitti mi? Nazım Hikmet, Orhan Veli,Marquez okudu mu? Başını örttüğünden beri çimde yuvarlanabildi mi acaba? ya da bisiklete bindi mi? Yabancı bir ülke görebildi mi? Yabancıyı geçtim en son ne zaman koştu ?Şiir sevdi mi, Neşet Ertaş dinledi mi ? Şöyle Cinnah’tan manyak gibi koşup aşaaa,(3 a’ya dikkat) yokuşun sonundaki  Kuğulu parkta soluk soluğa güldü mü mesela ? Benim ölmemi isteyen kız ”sen ne kadar yaşıyorsun ? Bütün mesele burda başlıyor.

Bizim gençliğimiz festivalsiz geçti, bizim gençliğimizde müzik dinlemek zor bir işti, kulağım,ritm duygum çok iyi olmasına rağmen yokluktan sürahi çalardım. Ben ilk festival gördüğümde anladım niye el oğlunun veletleri okuma yazma sökmeden akor basıyor, davul depeliyor,sürahi neymiş.Festivalle,sanatla.özgürlükle büyümüş çocukla bir değildik biz. Hala da olamadık ama oğlum öyle olmayacak.

Biterken,

Sevgili canım okurum,kendin için, doğmamış çocuğun için, okuldaki çocukların için, nasıl bir ülke istediğini bir daha düşün. Okullar nasıl olmalı,şehirlerde yönetimler nasıl yapılmalı, eğitim nasıl verilmeli ? Yaşam koşullarını boğazından geçen yemeğin kalitesini, adalet sistemini bir düşün.Çünkü hepsi bir bütün. Sonra kendin için, çocuğun için istediklerini, bir de ”hepimizin ölmesini isteyen kız” için düşün.Niye dinini Allah ile aranda yaşamıyorsun.Onu unutursan çünkü başa dönersin !

Not: Kızın ettiği beddua’dan sonra midemde bir ağrı belirdi, hayır olsun 🙂

Sevgiyle

Serdar SEZER

12/02/2011

ZORUNLU VEDA

Altı aydır iştirak edilen, Facebook’tan zorla ya da güzellikle ayıp olmasın diye like’lanan, hatta en yakın gördüğünüz kişilerin bile like’lamadığı yazılara  kısa bir veda zamanı geldi.

Biliyorsunuz ki sessiz, soğuk ve buzlu dış görünüşümün altında duygusal bir kalp yatıyor ve bu kalp bazı bazı kırılıp inciniyor. Son zamanlarda yaşanan fuzuli acılar, tatsızlıklar, kramp ve depresyonları atlatmaya çalışırken insanın pek yazası gelmiyor, bu ruh hali ilham oluşturmadığı için konsantre olmak zorlaşıyor.

Keşke şiir yazsaydım, şuan hiç zorlanmazdım. Yıkılmadım ama ayakta da değilim. Olur da ayakta kalmayı başarabilirsem Yaz dönemi sonunda belki görüşebiliriz. Benden tavsiye bu yaz döneminde akıllı telefonunuza ”sarhoşken aramama” özelliği yüklemeyi unutmayın, haa bir de üç nokta ile biten mesajlar atmayın !

Biterken;

Bu da böyle bitsin.

Sevgiyle

Serdar SEZER

05/06/2014

ANNEMİN ANISINA

Çocukluğumda annemle en çok sevdiğim şey Cuma günleri Pınarbaşı ile Alacahırka mahallesinde surların arasında kurulan mahalle pazarına gitmekti. Fakat ben salak olmasam da çok eblek çocuktum, kalabalık pazar yerinde sürekli kaybolurdum.

Salak olmadığımı şuradan anlıyorum ” Annem beni pazarda bırakacak olsa, bu kadar masraf yapmazdı diye” mantık yürüterek pazarcıların elinden sıyrılırım diye düşünürdüm. İnanmazsınız 10 dakika annemi aramama rağmen, benim kaybolmama alışık olan annemi, beni önemsemeyip pazarda karşılaştığı komşularla muhabbet ederken görmek beni çok şaşırtırdı. Kıyamam, bayılırdı muhabbete 🙂 Beni görünce ”Aaa Serdar, Sen neredesin iki saattir” diye beni azarlardı.

Babam dahil çok rahat bir aileydik, Allah’tan erkek olmuşum yoksa ergenliğe girer girmez, ilk iş gidip ortamın en serseri davulcusuna ya da en ipi g.tü dağışmış gitaristine kesin hallenirdim.

Biterken;

Şimdi bakıyorum sosyal medyadan herkes annesine onu ne kadar çok sevdiğini anlatıyor. Ama olan var olmayan var. Onları görüp ağlaşacak değilim, sadece rahmetle anıyorum.

Şimdi biraz daha omuz silkmek, George Orwell’in ”Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabını bitirmek, daha çok yürümek ve spor yapmak, görmediğim yerlere gitmek, yöresel yemekler yemek, şaraba rakıya name düzmek ve en çok biraz daha gülmek gerek, çünkü kıyamam bayılır espriye. Saygıyla anıyorum…

Sevgiyle

Serdar SEZER

14/05/2011